KARABORK.NET

Kültür Sanat ve Haber Portalı

Friday, Mar 12th

Last update:04:33:40 AM GMT

Headlines:
You are here: Home YAZARLAR Salim KÜÇÜK 20 YIL ÖNCE KARABÖRK’TE


20 YIL ÖNCE KARABÖRK’TE

e-Posta Yazdır PDF

Bundan tam18 yıl önce soğuk bir Şubat günü, öğretmen olarak o zamanlar Giresun ili Görele ilçesine bağlı Karabörk köyü Ortaokulu’na

Türkçe öğretmeni olarak atandığıma dair yazı elimde babam ve kızkardeşimle beraber bir taksi tutmuş yola koyulmuştuk.

 

Çalışacağım yer yakın diye seviniyordum, meğer Görele yolun yarısıymış. İlçe milli eğitim müdürlüğündeki ilgili memurlar iyi bir yere düşmüşsün diye bana moral veriyorlardı. Oysa Çanakçı’ya geldiğimizde hâlâ köye varamayışımızın üzüntüsü içerisindeydim. Sonradan Çanakçı’ya hafta sonları Giresun’a gitmek için bir saat yürüdüğüm o yol bana o kadar uzun gelmişti ki. Nihayet öğlene doğru köye varabildik. Kar yağmış olmasına rağmen yollar açıktı. Doğrusu yolun açık olması bizim için şanstı. Okul köyün hemen girişindeydi. Toplam üç sınıfı vardı. Köydeki ilkokulun yanında okul bile denilemezdi ama bir kere açılmıştı. Okul müdürü Abdurrahman Asılsoy bizleri güler yüzle karşıladı. Okulda o zamanlar mutemet Muzaffer Demir ve Aslan adlı bir hizmetli çalışıyordu. Aslan sağolsun sabah erken gelir öğretmenler odasındaki sobamızı yakardı. Soba tüter müterdi ama yanardı. Fen Bilgisi öğretmeni İstanbullu Avni Muammer Gözcü, Diyarbakırlı Matematik öğretmeni Kazım bey, İstanbullu Tarih öğretmeni Müslüm Bey, Sosyal Bilgiler öğretmeni Abdurrahman Bey, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi öğretmeni Ali Bey ve bir de ben vardım. Daha henüz belediye bile olmamış bu küçük, sis dağı eteklerindeki köyde toplam beş öğretmendik. İlkokuldaki öğretmenlerin sayısı bizden fazlaydı. Karabörk’ten yukarıda Deregözü denilen köyde de sınıf öğretmeni bayan öğretmenler vardı ama henüz tanışamamıştık. Çevrede görev yapan öğretmenlerin birbirleriyle tanışması ancak ilçe milli eğitim müdürlüğündeki toplantılarda olurdu.

Okulun hemen karşısında üç katlı bir binanın orta katını kiralamıştım. Köyde tam teşekküllü bir lokanta bulunmadığı için genellikle öğle yemeğini evde yemeyi tercih ediyordum. Okuldan eve evden okula bir hayattı bizimki. İçim burkularak karınlarını doyurmak için fırının önüne üşüşen öğrencilerin katıksız çeyrek pideye, yarım ekmeğe razı oluşunu, sağlıksız beslenme alışkanlığını izlerdim camdan. Parası olan sıcak ekmeğin içine tereyağını boca ederdi. Sabahları kahvaltı etmeden gelen öğrencilerime kahvaltının öneminden bahsederdim. Fakirlik ve yokluk diz boyuydu. Ağırlıklı olarak çay da yetiştirilen bu köy maalesef insanlarını besleyemiyordu. Bizimkisi idealistlikti yalnızca. Reşat Nuri’nin Çalıkuşu romanındaki Feride’nin Kâmuran’ı olmayan erkek şubesiydik.

Sağolsun ev sahibim Ali amca küçük bir ördek soba ve bir çekyat vermişti bana. Bir çekyat da ben satın almıştım. Ailemden birileri geldiğinde kalması için. Sobamı akşam yatmadan önce sabah için hazırlardım. Kalkar kalmaz yakar, sıcak sobanın yanında kahvaltımı yapardım. Dışarıda kar ve yağmur yağarken ve hava dışarıda buz gibiyken bu tarif edilmez bir keyifti benim için. Öyle ki kış boyunca neredeyse bir tona yakın odun yakmıştım. Rakımı oldukça yüksek Karabörk köyünde kış çok soğuk geçiyordu. Evin iki odasını kullanıyordum. Mutfak ve hemen okula bakan orta odası bana yetiyordu. Diğer odaları kullanmıyordum. Öğrenciyken yurtta kaldığımdan yemek yapmayı bilmiyordum ve çoğunlukla boş vakitlerimde yemek kitabına bakarak bir şeyler pişirmeye çalışıyordum. Nihayet yemeğin bir sevgi, malzeme ve zaman meselesi olduğunu çözmüştüm. İlkokul öğretmenlerinden Selahattin Dede eski siyah-beyaz televizyonunu vermişti bana. Köy yakınlarındaki verici sağlıklı olmadığı için karıncalı ve bozuk bir görüntüye ve cazırtılı bir sese katlanmak zorundaydım. Canı sıkılan soluğu vericinin yanında alıyordu ama nafile. Sonuç hiç değişmiyordu.

1989 yılında Türkiye’de televizyon kanalları bu kadar zengin değildi ve TRT-1’den başka bir kanalı izleyemiyorduk. Haberleri sağlıklı bir şekilde izleyebilirsem bayram yapıyordum. Stajyer olarak göreve başladığım bu köyde bir yıl çalıştım. Yaklaşık bir ay boyunca köy halkı bana çay parası ödetmedi. Olmaz hoca senin misafirliğin çıkmadı diyorlardı. İnsanlarıyla kısa zamanda kaynaştığım bu köyde sonradan her şeyin istenildiğinde bulunabileceğini öğrenmiştim. O yüzden bir adı da küçük İstanbul’du. Küçük İstanbul’da benim zamanımda bir terzi, küçük bir lokanta, iki bakkal dükkanı, muhtara ait bir fırın, iki tane kahvehane, bir değirmen, bir marangoz atölyesi ve bir de yazdırmalı telefon görüşmesi yapabileceğiniz küçük bir PTT şubesi vardı. Doğrusu Ankara’ya tayinimi yaptırmayı ben bu telefonla nasıl başardığıma hâlâ şaşarım. Postacı dayı derlerdi. Beş vakit namazında niyazında tonton bir amca şehirlerarası görüşmemizi sağlardı. Tabii unutmamak gerekiyor Karabörk köyünün dış dünyayla bağlantısını sağlayan eski burnu uzun bir de Amerikan yolcu otobüsü vardı. Sabahın köründe dolardı. Akşam yine aynı yolu izleyerek köye dönerdi. Evim camiye yakın olduğu için Cuma namazlarının dışında bazen vakit namazlarını camide kılardım.

En sevdiğim gün Cuma idi. İki haftada bir eve gideceğim zaman yeni kesilmiş etimi ve taze tereyağımı alır, köyün otobüsünü kaçırdıysam, yoldan giden bir araca otostop çeker en azından Çanakçı’ya oradan da Belediye otobüsüyle Görele’ye giderdim. Görele’den sonrası kolaydı. Sahilde araç bulmak kolaydı. Yazın Karabörk’ten Çanakçı’ya yürüme giderdim. Yaklaşık bir saatimi alırdı ama güzel ve son derece yararlı bir spor olurdu benim için. Başlangıçta köyün suyuna alışamamış bir ay Talcid kullanmak zorunda kalmıştım. Sonra alıştım. Ta ki evimin musluğundan bir siyah su sülüğü çıkıncaya kadar. Mide bulantısından yaklaşık bir ay musluktan su içememiş, çeşmeye tedbir olarak tülbent bağlamıştım.

Sınıf öğretmeni bekar öğretmen arkadaşlardan Haluk, bizim Müslüm ve Kazım hocalar kahveci Osman’ın kahvehanesinin üstünü kiralamışlardı. Bazen sazlı sözlü sohbetlerine ben de katılırdım. Tek lüksümüz Trabzon Vakfıkebirli sınıf öğretmeni Yusuf hocayla pazartesi günü Görele’de buluşup köye arabayla çıkmak ya da denk düştüğünde köyden Görele’ye gitmekti. Bazen de İstanbullu Avni hocanın Karabörk’te tanışıp evlendiği Diyarbakırlı eşi ilkokul öğretmeni Süheyla hanımın yemek davetine katılmaktı. Yeni yayılmış tereyağı ve köy yumurtasıyla hazırlanmış cılbır ve içli köftelerin tadı hâlâ damağımdadır. Yan komşularımdan biri de sınıf öğretmeni Artvin Şavşatlı Ensar hocaydı. Sessiz kendi halinde biriydi. Saz çalmayı severdi. Başkaları için sipariş üzerine saz yapacak kadar becerikliydi. Evimin hemen yanında Turan’ın kahvehanesi olmasına rağmen ben genellikle evde kalır kitap okumayı tercih ederdim. Ne de olsa edebiyatçıydık.

Boş vakitlerimde de Almanca öğreniyordum. Fono kitaplarının en ilkelleriyle işe başlamıştım. Bir gün köyde garip bir hareketlilik oldu. Herkes köy otobüsünün yanına toplanmıştı. Bir turist yolunu şaşırmış, soğukta köy yolunda ilerlerken akşam üzeri köyün otobüsü durup onu almış ve köye getirmişti. Dil problemi yüzünden bir türlü anlaşamıyorlardı. Muhtar Ali amcaya yabancı dilini sordum. Evimde misafir edebileceğimi söyledim. Çünkü kimsenin onu misafir etmeye niyeti yoktu. Akşam yemeğini muhtar Ali amcanın yakınları temin etmişti. Adı Theodor’du. Yaşını şu anda hatırlamıyorum. Yunan asıllı bir aileye mensuptu. Almanya’da Tıp öğrenimi görüyordu. 3. sınıf öğrencisiydi. Yarım yamalak Almancamla ancak bu kadar anlaşabilmiş, karşılıklı ailelerimizden bahsetmiştik. Mecburen evimin tek sobalı odasında, kendi odamda misafir ettim. Karşılıklı çekyatlarda yatmıştık. Yanında kendini korumak için küçük bir çakı haricinde kendini koruyacak bir şeyi yoktu. Korkmakla birlikte bu dağ başında dilini konuşan tek kişiye, bana güvenmek zorundaydı. O zamanlar Almanya’ya gitmek gibi bir düşüncem henüz yoktu. O yüzden adresini, telefon numarasını almak aklıma bile gelmemişti. Yabancı biriyle aynı odayı paylaşmak yüzünden gözlerimi kırpmadan huzursuz bir gece geçirmiştim. Doğrusu bu dağ başında kışın ne aradığını hâlâ anlamış değilim. Köyün yukarılarında bir maden ocağı olduğu söyleniyordu. Köylüler elinde bir haritası olduğundan söz etmişlerdi ama ben görmedim. Acaba maden ocağını mı arıyordu? Sabah kendine güveni gelmişti. Yüzü gülüyor ve dostluk vaat ediyordu. Kahvaltımızı yaptık ve Theodor sabah otobüsüyle Görele’ye gitti. Sis dağının eteklerinde Yunan asıllı Alman vatandaşı Tıp öğrencisi misafirim Theodor öyle sanıyorum ki ufkumu biraz genişletmişti. Dünyanın Türkiye’den ibaret olmadığını anlamak açısından bu tecrübe benim için önemliydi. Aslında medeni cesaretim biraz da Ankara’da okumaktan geliyordu. Kim yabancı birini dağın başında evinde misafir etmek ister?

Yağmur ve kardan ibaret kış bitip bahar geldiğinde köy daha güzel olmuştu. Okulun hemen yanındaki tarihi kemer köprünün üzerindeki toprağı boş derslerde çocuklara çiçek ekmeye hazır hale getirttim. Tohumları ekip beklemeye başladık. Bir müddet sonra nergislerimiz sonra sarı kasımpatılarımız açtı ve köye ayrı bir hava verdiler. Köylüler yol üzerinde durup yeni köprüden bu tarihi köprü üzerindeki çiçeklere bakmayı alışkanlık haline getirmişlerdi. Mayıs ayındaydık. Ondokuz Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor bayramı yaklaşıyordu ve tören için bir şeyler yapmamız lazımdı. İş ve Teknik Bilgisi dersinin yanında Müzik dersine de giriyordum. Kendime bir müzik kitabı almış, öğrencilerime flüt dersi vermeye başlamıştım. Yeterince nota bilgim vardı. Üniversite 3 ve 4. sınıflarda Türk Sanat Müziği Korosu’ndaki solfej derslerinin faydasını nihayet geç de olsa görmüştüm. Tören için yaklaşık 3 veya 4 parçadan oluşan bir repertuar hazırladık. Köy için farklı bir şeydi. Flüt korosunu ilk defa görüyorlardı. Müdür bey törenin güzel geçtiğini söylemişti. Dağın başında öğrencilere öğretebileceğimiz her şeyi öğretmek için bütün öğretmenler kahvehaneden arta kalan zamanımızda adeta çırpınıyorduk. Ara sıra öğretmenler kendi aralarında futbol müsabakası da yapmıyor değildi. Bir eğlencemiz de on dakika mesafede ıslıkla haberleşilen Kuşköy’e kadar yürümekti. Eğer hafta sonları köyde kalırsak dereye balık avlamaya giderdik. Fakat bu sanıldığı kadar kolay değildi. Alabalıklar çok akıllı hayvanlardı. Ses ve görüntü yalıtımı yapmak gerekiyordu. Köyün çocukları sabahın erken saatlerinde oltalarının ucuna yemleri takıp daha önceden belirledikleri yere oltaları salıp belli bir süre sonra bunları topluyorlardı. Geçen süre içinde balıklar kendiliğinden yakalanmış oluyordu. Yoksa kelebek denen aletle onları yakalamak her babayiğidin harcı değildi. Aslında işin en kolay yanı çocuklara bir gün önceden balık istediğinizi söylemekti. Onlar oltaları akşamdan hazırlar sabah gün ışırken yayılmaya çıkan balıklar çoktan yakalanmış olurdu. Geriye sadece oltaları çekip balıkları ipe dizmek kalırdı. Sabah balığınız hazırdı. Taze tereyağında kızartıp üzerine yumurta kırarak yemek buraya özgüydü. Köyün halkı cömertti. Ara sıra yağ, süt, yumurta, bal gibi yiyecekleri karşılık beklemeksizin hediye ederlerdi. Ben bunları getiren çocuklara yine de birkaç kuruş verirdim.

Stajyerliğim bittikten sonra Yüksek Lisansı kazandığım için Ankara Anadolu Lisesi’ne tayin yaptırdım. Dört yıl lisans öğrenciliğinden sonra yaklaşık beş yıl da öğretmenlik yaptım bu şehirde.  Ankara’da yabancı dilimi kurslar vasıtasıyla ilerlettim. 1994 ve 1995 yıllarında yabancı dil kursu için Almanya’ya gittim. Almanya’ya ilk gittiğimde hiç alışamadım. Dilsiz sağır bir dünyada gibi hissetmiştim kendimi. İkinci defa gittiğimde ise dönmek istememiştim. Bir dönerci ustası bana “Hocam Türkiye’de ne yapacaksın, gel sana iş verelim, kalacak yer verelim burada kal.” dediğinde ben “Öğretmenlik yapıyorum, benim maaşım var, geçinebiliyorum” diye cevap vermiştim. Ardından KTÜ’de Araştırma Görevlisi olarak çalıştım. Hâlen yeni açılan bir devlet üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışıyorum.

İnsanın kendisiyle yüzleşmesi ve hesaplaşması çok önemli. Eskilerin deyimiyle “ne oldum değil de ne olacağım” demek gerekiyor. Bu köyde kuru ekmek yediğim günleri bile hatırlıyorum. Hayatın insana neler getireceği neler götüreceği hiç belli olmuyor. Ama dişiyle tırnağıyla kazıp bir yere gelmeye çalışan insanlara ara sıra da olsa yüksek yerlerde tesadüf edebiliyorsunuz. Pek çok insan geriye dönüp bakmaktan, kendisiyle yüzleşmekten korkuyor. Oysa korkmamak gerekiyor. Kendinizden eminseniz, bu ülkeyi, insanlarını seviyorsunuz, bu ülkenin varlığıyla yokluğuyla bütünleşebiliyorsanız, ülkenize ihanet etmiyorsanız ne mutlu. Çünkü millet olmak çok zordur. Biz şükürler olsun ki güçlü, gelenekli, tarihi zengin, eşsiz bir coğrafyaya sahip bir milletiz. Bizim gerçeklerimiz diğerlerinden farklı. “Topraklarımızdan çıkarak başka toplumlara ve topraklara doğru yayılan buğunun gerçek hikayesini bilmeliyiz. Çünkü yaşadığımız topraklar tekin değil. Bu buğuların başka topraklardaki insanları büyüleyerek onları bizim yaşadığımız topraklara çektiğini bilmeliyiz.” diyor sevgili doktora danışmanım Prof. Dr. Alemdar Yalçın. Korkunç bir kültürel mirasımız var. Ayaklarımızın altında bilmediğimiz daha nice kocaman, dağlarca hazine var. Fakat biz ne yazık ki bu hazinenin farkında değiliz. Bulanık bir ortam yaratılarak farkında olmadan kimlik ve kültür çatışmasına yönlendiriliyoruz. Gözlerimiz geleceği Anadolu’da aramak yerine nedense hep uzaklarda arıyor. Biz ne yazık ki Anadolu’yu bir türlü tanıyamadık. O bize ne kadar bağrını açmaya çalıştıysa biz o kadar uzaklaştık. Oysa tam da bir hazinenin üzerindeyiz. Önemli olan bu hazinenin zenginliğinden herkesin faydalanması. Bir değişimin içerisindeyiz. Türk milleti değişimlere her zaman ayak uydurmayı bilmiştir. Osmanlı’da da böyleydi Türkiye Cumhuriyeti’nde de böyle. Küreselleşme bizi kuşatmış durumda ama biz köklerimize sıkı sıkıya sarılmak ve elimizdeki bu toprağa yani köklerimize sıkı sıkıya tutunmak zorundayız. İnsanın doğasında ümitsizliğe yer yoktur.

Edirnelisiyle, Vanlısıyla, Diyarbakırlısıyla, Samsunlusuyla, Mersinlisiyle, İzmirlisiyle biz bir bütünüz. Yani Türkiyeliyiz. Sayın hocam Alemdar Yalçın’ın dediği gibi insanın kurdunun yine insan olduğu bir düzende “Çektiği acıları bahane ederek, insanlara acı çektirmek isteyenler, diğerlerine göre daha suçludur. Çünkü, acı çekmenin ne demek olduğunu görmüş ve öğrenmiştir. Acının ne demek olduğunu bile bile başkasına acı çektirmek ise, ilkel intikam duygularının dışa vurumudur. Bize düşen görev ilkel intikam duygularıyla, kan ve gözyaşıyla beslenmeyi düşünenleri, sevgiye ve hoşgörüye ikna etmektir.” Unutmayalım ki “Sıradan ve sade insan kaba güç karşısında sinmiş ürkek bir av değildir.”

 

Yrd. Doç. Dr. Salim KÜÇÜK

 

Yorumlar (1)Add Comment
0
Karabörk
yazar önder çoban, Ocak 27, 2010
Kısa olmasına rağmen güzel bir hatıra olmuş yıllar geçmsine rağmen hatırlıyorsunuz. Zaten Sisdağının suyundan içince unutmak mümkün değil smilies/smiley.gif) Bizde hatırlıyoruz, sizi ve diğer bütün öğretmenlerimizi. Ufkumuzu açtığınız ve bize yol gösterdiğiniz için bu gün o fakir köydeki bizler sayenizde bir yerlere gelebildik... teşekkürler

Yorum yaz
daha küçük | daha büyük

busy